Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- "ABD'ye karşı cihâd" pozları altında, Irak'ta ve Pakistan'da Şiî Müslümanlara yönelik "yürek parçalayıcı" saldırı ve katliamlar düzenleyen, buna karşılık hiçbir zaman Amerika'ya ve İsrail'e esaslı bir tokat indiremeyen (yada indirmeyen) bu Selefîler, -üstelik- Amerika'ya ve İsrail'e asla unutamayacakları dersler veren İslâmî İran ile, Lübnan Hizbullâhı ile neden kanlı bıçaklıdırlar sizce?! İçerdeki tüm baskılara rağmen, ülkesinden Amerikan askerlerini defetmeyi başaran Irak Başbakanı Nûrî Mâlikî ile, bunların ne dertleri olabilir?
Şiî olup Ehl-i Beyt imamlarının makamını ziyaret etmekten ve Âşûrâ merasimlerine katılmaktan başka suçları olmayan sivil halkı öldürmek, camileri bombalamak, Pazar yerinde alışveriş yapan insanların bombalarla parçalanması nasıl "cihad" olabilir?
Doğrusu Selefîlerin Büyük Şeytan Amerika ile, Irkçı Rejim İsrail ile bir alıp veremedikleri yoktur. Söylemleri bir yana, onlar hep emperyalistlerin uşağı olmuşlar, hep onlarla birlikte hareket etmişlerdir. Onların, tarih boyunca zulme karşı direniş yolunu seçen Şiî Müslümanlara, Büyük Şeytan'ın küresel ve bölgesel bütün hesaplarını alt üst eden İran'a ve Hizbullâh'a düşmanlıkları da buradan kaynaklanmaktadır.
Biliyorsunuz ki: Onların "Sünnî" olan Hamas'la da araları bozuktur. Nedeni, onurlu yiğit Gazze halkının, bütün yokluk ve yoksulluklarına rağmen, Küresel istikbâr düzenine boyun eğmeyip, Siyonist rejime karşı direnmeleri değil mi! (Hamas'ı üzerinde bulunduğu direniş hattından koparmak için Suudî Selefîlerinin başvurduğu türlü şeytanlıkları, burada sayıp dökmeye gerek yok herhalde.)
Selefî teröristler şu an özellikle Şiî Müslümanları hedef alıyorlar, ama Sünnî Müslümanlara pek dokunmuyorlarsa, sebebi budur. Bu onların Sünnî Müslümanlara hiç dokunmayacakları anlamına gelmez. Sünnîler de, tıpkı -kendilerine canları gözüyle bakan- Şiî kardeşleriyle omuz omuza vererek direndikleri, Büyük Şeytan'ın hesaplarını bozmaya başladıkları vakit, göreceksiniz! (Şimdiye kadar, yüz binlerce Şiî'nin kanının dökülmesini sadece seyreden "suskun" Sünnî Ulemâ, artık bu bekleyişe bir son vermeli; "Bizi sokmayan Selefîler, bin yıl yaşasın!" edasından vazgeçmeliler.)
Günümüzde bu tekfirci teröristlerin üssü hâline gelen Suûdî Arabistan Krallığı, İran İslâm Cumhuriyeti'ni bölgede izole edip dize getirmek ve böylece Büyük Şeytan ABD'nin bölgeye iyice yerleşmesini sağlayıp İsrail'in güvenliğini garanti altına almak için her yola başvurmakta, bu yolda deli paralar harcamaktadır. Bunun için de mezhep farklılığını istismar ederek, Şîa aleyhinde yoğun propagandalar yürütmekte, karalayıcı haberler yapmaktadır. Bu arada çeşitli dillerde iftira dolu kitaplar hazırlatıp dünyanın dört bir yanına, hatta Kâbe'yi ziyârete gelen hacılara ücretsiz dağıtmaktadır.
2006 yılının Aralık ayında, aralarında birçok profesör, dekan ve hâkimin de bulunduğu, Suûdî Arabistanlı tam 38 Selefî Vehhâbî şeyhin imzalarıyla, Irak Sünnîlerini, "Şiîleri katletmeye" çağıran bir bildiri hazırlanmıştı!(1)
Ondan bir buçuk yıl kadar sonra (1 Haziran 2008'de), Hizbullâh'ın Müslüman toplumlar üzerinde bıraktığı olumlu etkinin giderek artması karşısında panikleyen 22 Selefî Suûdî ulemâ, Hizbullâh'ın bu itibarını kırabilmek için bir bildiri yayınlayarak; Şiîleri yine küfür ve şirk ile suçlamışlar, bu yolla Sünnî halkları "uyarı" görevlerini(?) yerine getirmişlerdi!
Şeyh Abdullâh İbn Cibrîn ile Şeyh Abdurrahmân b. Nâsır el-Berrâk, bu bildiriyi imzalayanların başında geliyor. Bunlardan gerek İbn Cibrîn ve gerekse el-Berrâk, Selefî gençlere Irak'taki Şiîleri öldürme ve Ehl-i Beyt imamlarının kabirlerini yıkmaları yönünde, sayısız "fetvalar" vermişlerdir.
Suûdî şeyhlerinin sınır tanımaz yobazlıklarının sadece "Şiîlerle" sınırlı olduğu sanılmasın. Onların hedefinde kendileri gibi düşünmeyen Sünnî Müslümanlar, hatta Hıristiyanlar da var. Daha geçtiğimiz günlerde, Suûdî Arabistan'ın en büyük müftüsü Abdülaziz b. Abdullah Al-i Şeyh'in, ülkesinde bulunan "bütün kiliselerin yok edilmesi" yönünde yayınladığı fetvayı duymuşuzdur! (Unutmayın: Herkes sırasını bekliyor!)
Yani, Irak'ta ve Pakistan'da düzenlenen intihar eylemlerinin ve bu yolla işlenen ürpertici katliamların ardında, bu Suûdî Şeyhlerinin fetvaları var. Dolayısıyla, bu cinayetlerin birinci dereceden azmettiricileri ve asıl sorumluları, kuşkusuz "Selefî - Vehhâbî" şeyhleridir. Irak Âlimleri Topluluğu lideri, Sünnî âlim Şeyh Hâlid Abdullâh Molla, tekfirci grupların Irak'ın çeşitli yerlerinde düzenledikleri terörist saldırıları kınamış, "Selefîler, Iraklı Müslümanlar için ölüm fetvası veriyor, el-Kâide de bu fetvayı uyguluyor." diyerek, bizlere, bu cinâyet şebekesinin arkasında duran "asıl fâilleri" göstermişti.(2)
Bütün Selefîleri aynı kefeye koymak, insaf ve adâlet duygusuyla bağdaşmaz. İçlerinde, İslâm'ın ve Müslümanların maslahatı doğrultusunda hareket eden, emperyalistlerin oyuncağı olmayan, "adam gibi adam" diyebileceğimiz, düzgün Selefî âlimler de var şüphesiz. Iraklı Ahmed Mehdî es-Sumeydeî bunlardan sadece birisi.
Irak Ehl-i Sünnet Fetva Konseyi Başkanı ve Selefî cihâd hareketinin emîri olan Ahmed Mehdî es-Sumeydeî, geçenlerde Yûsuf el-Karadâvî hakkında ağır laflar etmiş, onu "Amerika ve İsrail’in kuklası olmak ve bölgede fitne çıkarmaya çalışmakla" suçlamıştı. Bu haber, o günlerde Rast Haber sitemizde de yayınlanmıştı.
Öte yandan aynı Selefî âlim, Irak Başbakanı Nûrî el-Mâlikî'nin Suriye politikasının kavmiyetçi ve "mezhebi" bir tutum olmadığını belirtmiş, Tunus Selefîlerinin lideri Ebû Iyâz'ın "Irak'ta, Amerikan askerleri çekildikten sonra da cihâda devam ile, Mâlikî ve adamlarının yeryüzünden temizlenmesi gerekir!" içerikli fetvâsına karşı, sert bir açıklama yapmıştı.
Şunu açıklıkla belirtelim: Bizim kimseyle bir alıp veremediğimiz yok. Biz bütün Müslümanlara karşı sınırsız, limitsiz bir hoşgörüye sâhibiz. Değişik renklerine, mezhep ve meşreplerine rağmen, her Müslüman'ı seviyor ve kucaklıyoruz. Görüşü ne olursa olsun, herkese hayat hakkı tanıyor, kimsenin kimseyi itip kakmadığı, barış dolu ortamda, birlikte ve huzur içinde yaşayabileceğimize inanıyoruz.
Bizler, birbirimizle hoşgörü çerçevesinde görüş alış verişinde bulunuruz. Hatta yeri gelir, yine insânî ölçüler içinde, kendi aramızda "kıran kırana" da tartışırız. Ama ihtilâfa düştüğümüz noktaların birileri tarafından istismar edilmesine, hele büyük ve küçük şeytanların bunları kullanarak bizi birbirimize düşürmesine asla fırsat vermeyiz.
Evet, bütün bunları pekâlâ yapabiliriz. Bu, inanın hiç de zor değildir, yeter ki isteyelim. Bu dünya hepimize bol bol yeter. Ve bu dünya kimseye kalmaz. Bu samimi öneri ve davetiyemize, Selefî Müslüman kardeşlerimiz de davetlidir.
Buna rağmen, onlar bizi küfür ve şirk ile itham etseler de, biz onlara kâfir ve müşrik gözüyle bakmayız. Onlar bizi susuz bıraksalar da, biz onları susuz koymayız. Şiddete, teröre bulaşmadıkları sürece, biz onlara da hayat hakkı tanırız. Çünkü biz, Allah Rasûlü'nün ve Hz. Ali'nin çocuklarıyız. Bitmez tükenmez hoşgörü sâhibiyiz.
Doğrusu, her çeşit farklı düşünce ve eğilimlere saygı duymak, sahiplerine yaşam hakkı tanımak gerekir. Herkes bizim gibi düşünmek zorunda değildir. "Tek doğru benim. Benden başka doğru yok!" yaklaşımı, bağnazlıktır. İslâm'ın evrensel / toplumsal en önemli mesajı barıştır. Barışın yolu da hoşgörüden geçer. Kitap, hiç olmazsa "Sizin dininiz size, benim dinim bana!" demeyi [Kâfirûn: 6] öğretiyor bize. Allah'ın Rasûlü (s.a.a) farklı dini inanışlara, bu yüzden hep müsamahakâr yaklaşmıştır.
Emîr'ul-Mü'minîn Hz. Ali (a.s) de kendisine biat etmeyen muhâliflerine, silaha sarılmadıkları sürece, asla dokunmamıştır. Onun bu "engin" hoşgörüsünden yararlananlardan birisi de, kuşkusuz Abdullah b. Ömer'dir. Tarih bunun en canlı tanığıdır.
Emîr'ul-Mü'minîn hazretlerinin, ölüm döşeğindeyken, çocuklarına ve gelecek bütün nesillere yaptığı "Kur'an ile amel etme konusunda, hiç kimse sizin önünüze geçmesin!" vasiyetine(3) harfiyen bağlı kalan Alevî / Şiî / İmâmî / Caferî İslâmcılar, tarih boyunca, bunca itilip kakılmalarına rağmen, Sünnî komşularıyla her zaman iyi geçinmişler, Sünnîleri hep kardeş bilmişlerdir.
Irak'ta, gözü dönmüş "tekfirci" teröristlere verdiğimiz bunca kurbana rağmen, bölgenin en büyük taklid mercilerinden Âyetullâh el-Uzmâ Seyyid Ali es-Sîstânî, bu cinâyetleri işleyenlerin "Sünnîler" olmadığını beyan ederek, artı, "Sünnîler bizim sadece kardeşlerimiz değil, canlarımızdır!" târihî fetvâsını vererek, bölgede mezhep savaşı beklentisinde olan emperyalist güçlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştır.
Seyyid'in Irak'ta mezhep çatışmasının önüne set çeken ve o yüzden Nobel Barış Ödülü'ne "aday" gösterilen(4) söz konusu "basîretli" tutumu, esasen bize göre gayet normaldir ve bu "Ehl-i Beyt" üniversitesine bağlı bütün Müslümanların ortak tutumudur.
Abdullâh b. Ömer, ölümün eşiğine geldiğinde hayıflanarak, Emîr'ul-Mü'minîn hazretlerinin (a.s) yanında, Muâviye'nin başını çektiği "azgın çeteye" karşı savaşmadığı için pişmanlık duyduğunu belirtmişti.(5) İnşâAllah günümüz Selefîleri de en kısa zamanda bu hatalarından dönerler de, kâfirlere karşı omuz omuza, birlikte mücâdele veririz. (Ancak, bu ölümün soğuk yüzünü görmeden olursa, elbette -herkes için- çok daha iyi olur!)
Bu arada, günümüz ilâhiyatçılarına ve eli kalem tutan sağduyulu aydınlara düşen üç temel görev var:
1. Şiîlerin de "Müslüman" olduklarını, o nedenle canlarının, mallarının ve namuslarının haram olduğunu açıkça söylemeli ve yazmalılar.
2. Bu yürek parçalayan olayları doğru teşhis ederek asıl suçluları deşifre etmeli ve olup bitenleri "mezhep savaşı" olarak göstermekten vazgeçmeliler.
3. Bunun fâillerini açıkça kınayıp mahkum etmeliler. İşledikleri bu cinayetlerin İslâm'da kesinlikle "haram" olduğunu, topluma deklare etmeliler.
Bu konuda üzerlerine önemli görevler düşen Sivil toplum kuruluşları da, düzenleyecekleri mitinglerle, sunacakları bildirilerle, bu cinâyet şebekesini lanetlemeli, bunların arkalarında kimlerin olduğu noktasında halkımızı doğru bilgilendirmeliler.
Aksi halde, bu cinayetlere kurban giden mazlumlar, hesap gününde onların da yakasını bırakmayacaklardır!
Vesselâm...
Abdulkadir Çuhacıoğlu
----------------------------------------
1– bk. http://www.yakindoguhaber.com/haber.php?HID=1914
2– bk. http://www.rasthaber.com/57286_-selefiler-olum-fetvasi-veriyor-el--kaide-uyguluyor-.html
3– Şerîf Radıy, Nehc'ül-Belâğa: 47 nolu mektup / vasiyet
4– Bununla ilgili Suûdlu bir siyâsî yorumcunun, Arap dünyasında şaşkınlıkla karşılanan ve Selefîleri hoplatan değerlendirmesi için bk. Kıble Dergisi: sayı: 16, sayfa: 18-20 [Yaz 2005] [http://www.kibledergisi.com]
5– bk. İbn Sa’d, IV, 185, 187; Hâkim, el-Müstedrek: II, 463, III, 115-116; İbn Abdilberr, II, 345, III, 53; el-Beyheqî, es-Sünen'ül-Kübrâ: VIII, 172; İbn’ül-Esîr, III, 44, 298-299